Archives for: December 2008
Alexander Supertramp kadar cesur olanlar bir adım öne çıksın!
By burku on Dec 7, 2008 | In filim | Send feedback »
"Birçok insan mutsuz koşullarda yaşıyor ve buna rağmen durumlarını değiştirmek için çabaları olmuyor çünkü huzur sağlayacak koşullar gibi görünen güven, kurallara uygunluk, tutuculukla dolu hayatlar yaşıyorlar fakat gerçekte hiçbirşey, maceracı bir ruha sahip olan insan için güvenli bir gelecekten daha tehlikeli olamaz. İnsanın hayat dolu ruhunun temelinde macera tutkusu vardır.
Yaşam sevinci, yeni deneyimlerle karşılaşmakla ortaya çıkar, ve sonsuz değişen bir ufukla her gün yeni ve farklı bir güneş görmekten daha büyük bir sevinç yoktur."
"Into the Wild (Yabana Doğru)" 1996'da Jon Krakauer'in Chris McCandless'ın Alakska'da son bulan iki yıllık Amerika macerasını yazdığı kitap. 2007'de Sean Penn filmini yapmış. Ben de bundan bir süre önce izledim.
Filmden önce McCandless hakkında hiçbirşey bilmiyordum. Bu adamın beni allak bullak ettiğini söyleyebilirim.
Bir yandan paraya, beton yığınlarına, markalara, modalara, takım elbiselere, riyakarlıklara, hırslara, kariyer saçmalığına duyduğum tiksintiyi, doğaya açlığımı açıkça dile getirmiş bir insanla karşılaşmanın mutluluğunu yaşadım. Bir yandan bu sistemin nasıl da kölesi olduğumuzu ve yaşamamızın ona ayak uydurmağa bağlı olduğunu anlayarak üzüldüm.
(Ben bu ayak uydurmayı minimumda tutuyorum kendimce
)
Dikkat! Olayları sonuna kadar kısaca anlatacağım. "Filmi izleyip ille de etkilenmek istiyorum" diyenler okumasın!
Film Alaska'da başlıyor ve orada doğanın içinde tek başına yaşayan adam hayatını, ailesini ve onu oraya kadar getiren yolculuğu, karşılaştığı, kendisine kucak açan tüm insanları düşünüyor. Herşey böyle şekillenip sona ulaşıyor.
Chris McCandless üniversiteden iyi dereceyle mezun olduktan sonra bankada geleceği için biriktirilmiş olan 24.000 doları hayır kuruluşuna bağışlıyor. Cebindeki paraları, kimliğini yakıyor. Hayatındaki herşeyi geride bırakarak eski arabasıyla yola çıkıyor. Araba bozulunca otostopa başlıyor.
İki yıl boyunca Amerika'da otostopla geziyor. Kendisine Alexander Supertramp(süper berduş) adını takıyor. Tek isteği Alaska'da yabani hayatın içinde yaşamak. Yolda çeşitli insanlarla karşılaşıyor. Onların yaşamlarını biraz olsun aydınlatıyor, onlardan yaşamla ilgili birşeyler öğreniyor.
Bu arada filmde biz de onun hayatıyla ilgili bilgiler alıyoruz.
En sonunda Alaska'ya 4 kilo pirinç, bir harita, bir tüfek, mermiler, fotoğraf makinesi, bitkilerle ilgili bir kitap, kamp malzemeleri ve okumak için birkaç kitapla gidiyor. Alaska'da doğanın içinde yaklaşık 112 gün yaşıyor.

Bir kere dönmeye çalışsa da geldiği yoldaki nehrin yağmur sularıyla yükselmiş olmasından dolayı dönemiyor ve açlık veya zehirlenme (tam olarak bilinmiyor) sonucu 24 yaşında ölüyor.
Dönmeye çalışıp dönemeyince ve açlıkla boğuşmaya başlayınca korku ve yalnızlık hissetmeye başlıyor. Günlüğüne "Mutluluk paylaşıldıkça gerçektir" yazıyor.
Çektiği son resim şudur..

Kağıtta "Tanrı'ya şükür mutlu bir hayatım oldu. Hoşçakalın, Tanrı sizi korusun" yazıyor.
Cesedini ölümünden birkaç hafta sonra içinde yaşadığı terkedilmiş otobüste bulduklarında 33 kiloymuş.
Alttaki de içinde yaşadığı otobüsün önünde kendi çektiği meşhur fotoğraf..

Otobüs yerinde içinde Mccandless'ın eşyalarıyla duruyormuş. Turistik bir mekan halini almış. Ulaşması zor bir yer olduğundan tam olarak yağmalanmamış sanırsam.
Bu adama sonuna kadar katılıyorum. Mutlu öldüğüne inanıyorum.
İnsanın çelişkileri bunlar...
Sistemin içinde boğuluşu, diğer insanlarla olan ilişkilere ihtiyacı, doğanın aslında bir parçası olup ona ayak uyduramayışı ama onunla sarhoş oluşu konuları bir araya gelip ,müthiş bir hayat hikayesi, onu güzelce anlatan kitap ve harika yorumlayan yönetmen sayesinde etkileyici bir film haline gelmiş.
Soundtrackte Eddie Vedder'ın solo şarkılarını dinliyoruz.
Tavsiye ediyorum.
Sean Penn'e saygılar...
Amsterdam Gezintisi
By burku on Dec 1, 2008 | In genel | Send feedback »
Bu yıl Avrupa'da baya tur attım. Amsterdam benim planlarımda yoktu. Şirket beni izleyici olarak (söylemesi ayıp) Nielsen Norman Group seminerine gönderdi. Bu yüzden de Amsterdam'ı gündüz gözüyle göremedim.
Bu şehirde beni en çok etkileyen, bisikletler.Her tarafta bisikletler. Herkes bisiklete biniyor. Araba az. Tren, metro var.

Her tarafta kanallar var. Gittiğimiz bir kafede fındık fareleri koşuşturuyordu. Daha sonra kaldığımız 5 yıldızlı otelin barında da fındık faresi gördüm ama garson orada fare olmadığına dair benimle inatlaştı. Umuyorum ki şu an kapan kurmaktan deliriyor olsun! Otel demişken, yemekler berbattı. Hem de tonla para alıyorlar.
Amsterdam'da her çeşit yemek bulabilmeniz mümkün. Meksika, İtalyan, Tayvan, Hint restoranlarında yemek yedim. Genelde idare eder ama Hint yemekleri çok feci. Pahalı ve hayatımda yediğim (aslında yiyemediğim) en kötü yemekler.
Türk yemekleri hepsinden güzel. Hollanda'nın peynirleri meşhur ama bizim kaşarın yanında onlarınki vasat kalıyor.
Amsterdam'ın tam ortasında Red Light (Kırmızı ışık) diye bir bölge var. Genelevlerin, s.x dükkanlarının ve bu tür faaliyetlerin süregeldiği klüplerin bulunduğu bir yer. Gayet turistik bir mekan. Merakla etrafa bakınarak gezen bir sürü insan var.
Herkesin merak ettiği konu olan esrar tüketimi de öyle sokağın ortasında yapılmıyor. Seyrek olmamakla beraber genellikle girişlerinde yeşil ışıklı yazılar bulunan kafelerde çeşitli otlar bulmak mümkün. Hatta satış yapan dükkanlar da var.
Sokağın ortasına telefon kulübesi gibi açık pisuvar koymuşlar.
Binalar eski. Tarihlerini bozmamışlar.
Turizm anlayışları ve yaşam tarzları her ne kadar bizim millete ters gibi görünse de, biliyor musunuz, sokakta yürürken kimse gözünü dikip aç veya suçlayıcı gözlerle size bakmıyor
Evet bize ters!...
