Category: filim
Quentin Tarantino Yücedir! Death Proof Güzeldir!
By burku on Jun 28, 2009 | In filim | Send feedback »
Quentin Tarantino'ya Pulp Fiction'u izlediğimden beri hastayım.O filmi en az üç kere izlemişimdir. Şimdi sevdiğim diğer filmleri olan Rezervuar Köpekleri'nden veya Four Rooms (Man from Hollywood kısmı)dan değil de Death Proof'dan bahsederek bu adamı göklere çıkarmayı planlıyorum.

Death Proof'un sonlarına doğru Quentin Tarantino'nun müthiş bir sanatçı olduğunu ve zaman geçtikçe daha da iyiye gittiğini, daha güzel film yaptığını düşündüm. Sanatçı insanı diğerlerinden ayıran, yarattıklarının karakteristik olmasıdır zaten.
Eser sayısı arttıkça özellikleri daha da belirginleşiyor. Bu şu demek: adam bazı şeyleri seviyor, bunları kullanmaktan da zevk alıyor.

Tarantino'nun Death Proof'a bağlı olarak sevdiği ve kullandığı bazı şeyler ise şöyle...
--Lee karakterinin kıyafeti.. Sarı ve yanlarda siyah çizgileri var. Kill Bill'de Uma Thurman'ın giydiği renkler ve tarz..
--Tarantino'nun oynadığı karakterin söylediği "tasty beverage" (lezzetli içecek) lafını Four Rooms'daki Man From Hollywood'da yine Tarantino'nun oynadığı karakter ve Pulp Fiction'daki Samuel Jackson'un Jules karakteri de söylemektedir.
--Zoe Bell kendi dublörlüğünü yapmıştır. Kill Bill'de de Uma Thurman'ın dublörlüğünü yapmaktadır.
--İkinci bölümde kızların kafeteryadaki muhabbeti tek defada çekilmiş ve 7 dakika sürmüş.
--Red Apple sigaraları Tarantino'nun imzasıdır denilebilir.
--Filme eski ve yıpranmış görüntüsünü veren çizikler bilgisayarla değil elle yapılmış.
Bunun gibi filmle ilgili bir sürü ayrıntıyı İngilizce olmak suretiyle buradan edinebilirsiniz.
Pulp fiction'da ve Kill Bill'de hikayelerin çok önemli bölümlerinde intikam teması işlenmiştir. Death Proof'da da bu kokuyu yoğun olarak almak mümkün.
Tarantino'yu ne zaman görsem neşeleniyorum. Bu da başka bir ayrıntı..
Belki daha sonra en sevdiğim film olan Pulp Fiction hakkında da yazarım. Ama bu bölüme bir kıyak link eklemek istiyorum. Samuel Jackson'un dehasıdır. Bu sahneyi seyretmemiş bir insan tam olarak yaşıyor denemez hatta ![]()
Operation Walküre (2008) & Nazi Çılgınlığı
By burku on Jun 13, 2009 | In filim | Send feedback »
Hitler'e yapılan suikastı anlatan film.

Hitler Almanya'sıyla ilgili filmleri, belgeselleri izlediğim zaman çok şaşırıyorum. Koskoca milletin beyninin bir deli adam tarafından bu kadar başarılı şekilde yıkanması hayret verici. Dünyayı ele geçirmek istiyor ve etrafındaki insanlar ona tapıyor.
Ama bu tabiki benim fikrim. Yoksa bugün bile kitleleri her tür fikir doğrultusunda motive edebilmek mümkün. Yetenek meselesi...
Ve tabiki karşı gelen, dur demek isteyenlerin ortaya çıkması kaçınılmaz.
Ben bu suikastın belgeselini de izlemiş ve "tüh" demiştim. Film çok başarılı. Ne olacağını bildiğim halde gerildim, heyecanlandım. Stauffenberg'in yerinde olsam yapabilir miydim acaba diye düşündüm.
İnsan Hitler'e şanslı p.venk demekten kendini alamıyor. Adam ölmek bilmiyor yahu...
Hitler'in son günleri ve sığınaktaki ölümünün hikayesini anlatan Downfall -Der Untergang (2004) - filmini de izlemiştim. Propaganda bakanının karısı Magda Goebbels'in çocuklarını zehirleyişi de ayrı bir çıldırış hikayesiydi...
Sophie Scholl: The Final Days (2005)'i de bu toplu deliliğe karşı çıkanların başına neler gelebildiğini gösterdiği ve kişiyi derin streslere soktuğu için tavsiye ediyorum.
Walküre'ye geri dönersek, tanınmış, iyi oyuncular, güzel performanslar. Tom Cruise yaşlandıkça güzelleşen ve güzel filmlerde oynayan bir adam. (bkz. Son Samuray) Sağlam bir aktör daha söylemem gerekirse Underworld: Rise of the Lycans'daki Viktor'u hatırlayınız, o da var...
Walküre Wagner'in 1870'de yazdığı dört bölümden oluşan Der Ring des Nibelungen operasının ikincisi.
Walküre - Valkyrie :
Valkür. İskandinav mitolojisinde Odin'in yardımcısı olan ve ata binen savaşçı bakire imiş. Savaşta kimin öleceğine karar verirlermiş. Öldükten sonra bu kahramanları Odin'in yönettiği Valhalla adlı katliam dehlizine getirirlermiş.
Daha ayrıntılı bilgi burada..
Wagner'i seven Hitler kendisi öldükten sonra ne yapılması gerektiğini anlatan Walküre adında bir operasyon hazırlatmış. Abiler suikast planını bu operasyon etrafında şekillendirmişler.
Ne yazık, bu çabayı gösteren adamları hiçkimse hatırlamıyor, Hitler'i ise unutmak imkansız!

1944'de Hitler'e suikast düzenleyen Claus von Stauffenberg
Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü (2005)
By burku on Apr 18, 2009 | In filim | Send feedback »
Türkiye'de çok güzel filmler yapılabilindiğinin kanıtıdır. Karagöz ve Hacivat bu memleketin kültürünün çok önemli ve unutulmuş birer parçası. Rivayete dayalı hayat hikayelerinin zekice ve başarıyla anlatıldığı bir film bence.

Şu ana kadar gördüklerim arasında Haluk Bilginer'in cevherini gösterebilen ikinci film olmasıyla da beğenimi kazanmıştır. İlki Masumiyet'ti. Umalım ki bu yeteneğe layık daha çok film yapılsın. Adam heba olmasın.
Bunun yanında Beyazıt Öztürk de lafbaz Hacivat'ı çok güzel oynamış.
Bu adamlar nasıl öldürüldü? Bu cinayetin sebepleri tam da onların tarzında diyaloglarıyla, müzikleriyle, komik küfürleriyle, geçmişi anlatır gibi görünüp günümüzü gözlerimizin önüne sererek, yüzyıllardır değişmeyen karakterlerle gösteriliyor.
Nasıl öldürüldüklerine dair güzel bir yazı okudum.
Şuradan okunabilr. Ayrıca bu sitede konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgiye ulaşabilirsiniz.
İzleyenlerin Hacivat'ın Karagöz'e saymayı öğretişini hep hatırlayacaklarını zannediyorum.
Biz küçükken TRT'de gösterirlerdi. Filmi izledikten sonra aklıma geldi. Karagöz'ün Hacivat'a tef sesi efektiyle kafa atışını hatırladım..
Canlı olarak gölge oyunu izlemedim. İzlemeyi isterim.
Yazarı Levent Kazak ve yönetmeni Ezel Akay'a saygılar, sevgiler.
Alexander Supertramp kadar cesur olanlar bir adım öne çıksın!
By burku on Dec 7, 2008 | In filim | Send feedback »
"Birçok insan mutsuz koşullarda yaşıyor ve buna rağmen durumlarını değiştirmek için çabaları olmuyor çünkü huzur sağlayacak koşullar gibi görünen güven, kurallara uygunluk, tutuculukla dolu hayatlar yaşıyorlar fakat gerçekte hiçbirşey, maceracı bir ruha sahip olan insan için güvenli bir gelecekten daha tehlikeli olamaz. İnsanın hayat dolu ruhunun temelinde macera tutkusu vardır.
Yaşam sevinci, yeni deneyimlerle karşılaşmakla ortaya çıkar, ve sonsuz değişen bir ufukla her gün yeni ve farklı bir güneş görmekten daha büyük bir sevinç yoktur."
"Into the Wild (Yabana Doğru)" 1996'da Jon Krakauer'in Chris McCandless'ın Alakska'da son bulan iki yıllık Amerika macerasını yazdığı kitap. 2007'de Sean Penn filmini yapmış. Ben de bundan bir süre önce izledim.
Filmden önce McCandless hakkında hiçbirşey bilmiyordum. Bu adamın beni allak bullak ettiğini söyleyebilirim.
Bir yandan paraya, beton yığınlarına, markalara, modalara, takım elbiselere, riyakarlıklara, hırslara, kariyer saçmalığına duyduğum tiksintiyi, doğaya açlığımı açıkça dile getirmiş bir insanla karşılaşmanın mutluluğunu yaşadım. Bir yandan bu sistemin nasıl da kölesi olduğumuzu ve yaşamamızın ona ayak uydurmağa bağlı olduğunu anlayarak üzüldüm.
(Ben bu ayak uydurmayı minimumda tutuyorum kendimce
)
Dikkat! Olayları sonuna kadar kısaca anlatacağım. "Filmi izleyip ille de etkilenmek istiyorum" diyenler okumasın!
Film Alaska'da başlıyor ve orada doğanın içinde tek başına yaşayan adam hayatını, ailesini ve onu oraya kadar getiren yolculuğu, karşılaştığı, kendisine kucak açan tüm insanları düşünüyor. Herşey böyle şekillenip sona ulaşıyor.
Chris McCandless üniversiteden iyi dereceyle mezun olduktan sonra bankada geleceği için biriktirilmiş olan 24.000 doları hayır kuruluşuna bağışlıyor. Cebindeki paraları, kimliğini yakıyor. Hayatındaki herşeyi geride bırakarak eski arabasıyla yola çıkıyor. Araba bozulunca otostopa başlıyor.
İki yıl boyunca Amerika'da otostopla geziyor. Kendisine Alexander Supertramp(süper berduş) adını takıyor. Tek isteği Alaska'da yabani hayatın içinde yaşamak. Yolda çeşitli insanlarla karşılaşıyor. Onların yaşamlarını biraz olsun aydınlatıyor, onlardan yaşamla ilgili birşeyler öğreniyor.
Bu arada filmde biz de onun hayatıyla ilgili bilgiler alıyoruz.
En sonunda Alaska'ya 4 kilo pirinç, bir harita, bir tüfek, mermiler, fotoğraf makinesi, bitkilerle ilgili bir kitap, kamp malzemeleri ve okumak için birkaç kitapla gidiyor. Alaska'da doğanın içinde yaklaşık 112 gün yaşıyor.

Bir kere dönmeye çalışsa da geldiği yoldaki nehrin yağmur sularıyla yükselmiş olmasından dolayı dönemiyor ve açlık veya zehirlenme (tam olarak bilinmiyor) sonucu 24 yaşında ölüyor.
Dönmeye çalışıp dönemeyince ve açlıkla boğuşmaya başlayınca korku ve yalnızlık hissetmeye başlıyor. Günlüğüne "Mutluluk paylaşıldıkça gerçektir" yazıyor.
Çektiği son resim şudur..

Kağıtta "Tanrı'ya şükür mutlu bir hayatım oldu. Hoşçakalın, Tanrı sizi korusun" yazıyor.
Cesedini ölümünden birkaç hafta sonra içinde yaşadığı terkedilmiş otobüste bulduklarında 33 kiloymuş.
Alttaki de içinde yaşadığı otobüsün önünde kendi çektiği meşhur fotoğraf..

Otobüs yerinde içinde Mccandless'ın eşyalarıyla duruyormuş. Turistik bir mekan halini almış. Ulaşması zor bir yer olduğundan tam olarak yağmalanmamış sanırsam.
Bu adama sonuna kadar katılıyorum. Mutlu öldüğüne inanıyorum.
İnsanın çelişkileri bunlar...
Sistemin içinde boğuluşu, diğer insanlarla olan ilişkilere ihtiyacı, doğanın aslında bir parçası olup ona ayak uyduramayışı ama onunla sarhoş oluşu konuları bir araya gelip ,müthiş bir hayat hikayesi, onu güzelce anlatan kitap ve harika yorumlayan yönetmen sayesinde etkileyici bir film haline gelmiş.
Soundtrackte Eddie Vedder'ın solo şarkılarını dinliyoruz.
Tavsiye ediyorum.
Sean Penn'e saygılar...
120
By burku on Nov 2, 2008 | In filim | Send feedback »

Amerika ve Avrupa tarihi vasat, sineması zengin yerler. Türkiye'de bunun tersi söz konusu. Sanatta ve buna bağlı olarak yaşam kalitesinde geriyiz, kabul etmeliyiz.
120 tarihsel bir konuyu ele alması bakımından merak uyandırıcı. Film olarak kötü. Konu güzel, anlatım kötü = konu harcanmış. Daha ilk sahnede "Ahanda dizi yönetmeni!" dedim.
Şu dublaj meselesine zaten anlam veremiyorum. Oyuncular rol yapamıyor. O kadar yapamıyor ki yaşanmış olan son derece dramatik bu olay karşısında gözümden bir damla yaş bile gelmedi. Müzik kötü seçilmiş. Kamera oradan oraya gereksiz, abartılı, artistik hareketler yapıyor. 1914 yılında Van'da herkesin TRT Türkçe'si konuşuyor olması garibime gitti. Bölge aksanları sonradan mı çıktı acaba
Ha pardon Ermeni'lerde hafif aksan vardı. Muhtemelen onları Türklerden ayrı göstermek için yapılmış bu - ki milletimizin gaza gelme potansiyelini düşünecek olursak ayarın çok daha dikkatli yapılması gerektiğini düşünüyorum.-
Ve filmde dikkatimi çekmiş olan bu özellikler, bizim malesef sanattan uzak, televizyon karşısında yaşayan halkımızın her gün binbeşyüz tanesini izlemeğe mecbur bırakıldığı dizilerde mevcuttur.
Öyle ya da böyle, tarihin Türk filmlerine konu olmaya başlaması sevindirici. Gelecekte güzel filmler izlemeyi ümit etmekten başka çaremiz yok.

